5/07/2011

yağmur yağsın fırtına kopsun

Şafak sökmeden bi dağın yamacında, yüreğinde ilaç nedir bilmez bi hüzün, kar tanelerini eriten bi boşluk bırakarak, kapatıldıkları esaretin alçak özgürlüğünün lekesini alınlardan silmek için arkasını dayadığı o dağın yamacında, bu özgürlüğün üniformalı boyayıcılarının alçak bi kurşunuyla dostu göklere yükseldiğinde on dördündeydi. Onun, gerek direnirken, gerek yıkılırken, özgürlüğün taşıyıcısı ve mutlu bi varlık olduğunu anlayabilecek kadar kıvrılmamıştı hevesi. Küçük heveslerinde, bu dünyada ancak acılar pahasına özgür olabileceği düşüncesi hakimdi, yine de acılardan çekinen kırılgan yapısı, özgürlüğünü yaşamak için gerekli olan kavgayı göze alamıyordu.
Tohumlarından filizlendiği soyun, gerçeğin kupkuru çatlaklarında oyunlar oynamasına izin verilmeyen evinde, eşitliğin azlık ve sefaletinin hırpalamalarından kurtulmak için, topuklarından kan izlerini taşların üzerlerine bırakarak, kalenin kaburgalarında, küçük kentinin süslü giysilerle destelenmiş güller gibi, çevrelerini perdeleyen ay ve kapılarına kul olan hayranlarıyla gezen kadınlarını düşünüp, onlara özeniyordu.
Günler her zaman lanet ettiği günlerden daha da dayanılmazlaştığında kendini mavi ceketli delikanlıların kollarına bıraktı, etrafında dolanan yaşlı erkeklerin koynuna girdi. Aldığı paraları birleştirip kendine süslü giyecekler ve tatlı yiyecekler alarak boş bi tren vagonuna tüm ağırlığıyla çöktü.
Büyük şehre adım attığında, zamanını tiyatrolarda geçirmekten kendini alamadı. Çeşitli danslarla ve güldürülerle seyircileri kendilerinden geçirerek alkış tutturan oyuncuları izleyince, kendi de onlardan daha güzel olduğuna göre bu oyunları daha iyi oynayacağını söylüyordu.
Kısa zamanda gösteri sahiplerinin ilgisini çekmesinde özellikle güzelliği ve ona geldiği topraklardan miras kalan kıvraklığı çok faydalı oldu. Kendini, şehri ziyaret eden zengin adamlarını danslarıyla ve oyunlarıyla eğlendirdiği şölenlerde buldu. Şölen bittikten sonra onu, zenginlerden bazıları, duvarlarında insana canlanıyormuş gibi gelen büyük resimleri olan, parlak ışıklarla aydınlatılmış, zevkle döşenmiş lüks dekorların içinden geçilerek girilen konaklarına götürüyorlardı. Bu zevkin kıyasına aç ruhu hiçbirini geri çevirmiyordu.
Bir seferinde, şehrin seçkin delikanlılarını eğlendirdiği bi gecede, önemli bi politikacının başarılı ve yakışıklı oğlu, yanına gelip serseme dönmüşçesine aşk ve şehvet dolu bi sesle "Altına çalan saçların, omzunu açığa vuran bu giysi, tırnağındaki kırmızı boya ben olaydım! Bırak da tırnağını kalbimle boyayayım. Dudaklarımın ateşi, omzunun parlayışında, saçlarının altın renginde olsun isterdim. Gel bu gece benimle güzel çocuk, gel dünyayı boş verelim!" dedi. Şöyle bir baktı ona. Cildi pırıltılı delikanlıyı görünce birdenbire etrafı bulanık görmeye başladı, sinirlerinin boşaldığını hissederek olduğu yerde sendeledi. Hala güzel sözler söylüyordu. Ama kabul etmedi. Yakışıklı delikanlı, ateşli bakışlarla süzdüğü kadına karşı konulmaz sözler söyledi ama boşuna, yine kabul etmedi. Kolundan sıkıca tutup sürükleyerek götürmeyi denedi, bi çığlıkla karşılık verdi, yine olmadı. Adam dizlerinin üzerine çöküp ağladı sızladıysa da içini gümüşle kaplayan sır dolu bi güç ona direnmesini sağlıyordu. Bunu işitenler inanamıyor, nasıl oluyor da böylesine zengin ve güzel görünümlü bi delikanlıyı dansçı bir kız reddeder, kovar, aşağılar anlamıyorlardı.
Geceleri evine yalnız dönüyordu genç adam, sabaha kadar içinde kor gibi yanan aşk ateşiyle kıvranıyordu. Sabahları mum gibi erimiş, gözleri kan içinde, kapısında bitiyordu. Türlü hediyeler ve çiçekleri önüne seriyordu. Adamın bütün bu aşırı ilgisinden korkup kaçacak yer arıyordu ama tuhaf da olsa bu sırlı güç adamın güzelliğine tutulmasına engel olamıyordu. Tüm hücrelerini saran kederini, neden her gün ve gece fokurdayarak kaynayan suyunun ılıdığını sorgulayıp duruyordu kendince. Kimseye dayanamıyor, kimseyi çekemiyor, ona dokunmak, onu okşamak, kollarını beline dolamak isteyenleri nefretle uzaklaştırıyor, kin duyuyordu hepsine. Dışarı çıkıp bahçeleri, denizi, güzellikleri görmek istemiyor, perdesini sıkı sıkı kapatarak buraya gelmeden önce küçük kasabasında duyduğu ıstırabın aynıyla boğuşuyordu.
Genç adam peşini bırakmıyordu, her gün defalarca önüne çıkıyor, dileniyor, lanetler okuyor, kendini harap edercesine ağlıyordu ama onun tüm bu gösterişlerine, şeytanın aldatıcı kumsallarından ürküp kızgınlaşan bi kız çocuğu gibi burnunu kaldırıp diretiyor, istemediğini haykırıyordu.
İkinci haftanın sonunda genç adama teslim oldu, sonunda aşık olduğunu anlamıştı delikanlıya, çıkmamacasına onun evine kapandı. Günlerinin ağızda bıraktığı tada doyamıyorlardı. Bütün gün boyu odalarından çıkmadan, parmaklarını birbirine dolayıp dudaklarını kenetliyor, birbirlerinin gözlerinde kendi yansımalarını seyrediyorlardı. Ortalık kararınca, ellerini sıkıca diğerinin ellerine tutuşturup, koşarak, dışarı çıkıp en ıssız yerlere, şehrin dışına, çocuksu seslerini doldurabilecekleri vadilerde, şırıl şırıl akan ırmakların suyuyla ıslanan söğütlerin dalları arasında geziniyorlardı. Nehrin iki tarafında her tonda rengi taşıyan çiçeklerden demet yapıp saçlarına iliştiriyor, ateşböceklerinin peşine düşüyorlardı. Aynı tabaktan, aynı şişeden birbirlerini besliyorlardı, salkımından kopardığı bi tane üzümü genç adamın dişlerinin arasına usulca bırakıyordu. Genç adamı, hiçbir şeyle kıyaslayamadığı şekilde seviyordu, nabzının atışı, göz kapaklarının açılıp kapanışı onunla olsun istiyor, nesi varsa tüm saflığıyla veriyordu.
Yaklaşık bir yıl sürdü bu aşk. Sekizinci ayın sonuyla ışıklar söndü, müzik ansızın sustu, şarkı da bitti. Ruhunu yoğun bir sis kaplamış gibi yalnızlığa bağlanmıştı gözleri. Sorguluyordu, bi anda benzersiz bi adam nasıl diğerleri gibi görünebiliyordu şimdi ona, yüksek basınçlı isteksizliğinin, kendi dahil her şeye duyduğu bu tuhaflığın nedenini sorguluyordu.
Sonunda, onda bulduğu adamı kaybetmişti, çok geçmeden terk de etti. Onda kaybettiğini bi başkasında ya da başka bişeyde de aramadı. Sevdiği şeyleri kin duyduğu insanlarla yapmayı, artık sevmediği bi adamla yapmaya tercih etti. Daha zengin, daha geniş çevrelerle düşüp kalktı, bir büyük şehrin tadına bakabileceği tüm hazları boğazından geçiren bi canavardı.

2 yorum:

  1. bilemem bilir misiniz, "Sister Carrie"yi andırdı..

    YanıtlaSil
  2. Çağrışım zekanıza hayranlığımı gizleyemiyorum :) ve evet biliyorum, 20. yüzyıl sonlarına kadar taşradan şehre taşınan genç kızlara dair bir çok benzeri de vardır, yalnız, nedense artık böyle şeyler olmuyor, bugün her yer o kadar kalabalık ki uğultudan kurtulmak ancak geçmişe dönük yazmakla mümkün oluyor.

    YanıtlaSil

İsimsiz yanılsamalar

Hilesini bilseniz bile sizi kolayca kandırabilecek bir optik yanılsama vardır: İnsanlara ne kadar uzaktan bakarsanız, o kadar kusursuz görün...