Hilesini bilseniz bile sizi kolayca kandırabilecek bir optik yanılsama vardır: İnsanlara ne kadar uzaktan bakarsanız, o kadar kusursuz görünürler. Kendinizi ise en çıplak hâlinizle görürsünüz; hem güçlü hem de zayıf yanlarınız gözünüzün önündedir. Oysa başkalarını genellikle sadece dünyaya sundukları yüzleriyle tanırız. Bu yüzden ilk bakışta her şeyi çözmüş, hayatını taş gibi sağlam kurmuş, sevdikleriyle çevrili bir sanat eseri gibi görünürler.
Ama bu sadece bir yanılsama. Çünkü uzaktan bakınca çatlakları fark edemezsiniz. Adımlarının sağlam olmadığını, aslında ne kadar kolay şekil alabileceklerini göremezsiniz. Kendi kişiliklerini kabul edilebilir bir hâle getirmek için yıllarca uğraşmışlardır. Hayatlarını inşa etmek için başkalarının desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Ve hâlâ bitmemiş bir çalışma olarak devam ederler.
Bu kırılganlık hepimize tanıdık gelir, ama başkalarında gördüğümüzde yine de şaşırtıcıdır. Neden topluma karşı emin olduğumuz halde kendi içimizde şüphe duyarız? Belki de bizi harekete geçiren şey tam da bu çelişkidir: Daha fazlası olmak istemek, asla tamamen tatmin olmamak. Belki de birbirimize fazla dokunmadan geçebilmek için mesafemizi korumamızı sağlar. Ya da belki bizi birbirimize çeken şey budur: hâlâ birbirimize ihtiyaç duymamız, birbirimizi desteklemek için bir bahane aramamız. Çünkü hiçbir şeyin kesin olmadığını hatırlatmaya hepimizin ihtiyacı var.