Ay, kalın göbeği kapkara, uçları sigara dumanının gözden kayboluşunu
andıran bulutun arkasından ortaya çıkıp nehrin diğer yanındaki geniş düzlüklerde gündüzün parlaklığına susamış ekinlerin imdadına yetişiyordu. Yaban gülleri pas kokusu yayıyor, nehrin bu yanında küçük
bir kıyı evindeki sarı ışığın aydınlattığı radyodan Vega'nın sesi duyuluyordu. Her şey sonbahar hakkında sararmış bir takvim yaprağında yazılanlar gibi basmakalıptı: ekim, ay ışığı, güller, müzik,
bir adam ve bir kadın. Doğum kadar, savaş ve ölüm kadar, bir adamın hayatında sayısız defa içine düştüğü bir an, duvardaki saatte güç bela ilerlemeye çalışan zamanı durduracak kadar hem de. Toplumun her
saygın ve tutarlı bireyinin hayatın ve ilişkilerinin bu evresinde yaptığı evlilik planları, düğün günü ile ilgili her türlü detay kafasında yanıp kül olmuştu, kadını, bir savaşçı gibi, tutkuyla, şiddetle
seviyordu yalnızca, ateşten kanatlarıyla nazlı meleğinin koruyucusuydu. Kadın, tam bir animistti, tüm nesnelerin -saksılar, çitler, güller, arabalar, yıldızlar, lades kemiği- bir ruhu olduğuna ve hayvanların
insanlar gibi zeki olduklarına inanıyordu, hatta bu düşünceye öyle inanmıştı ki atlara karşı açık bir önyargı beslemekle beraber kuralları inkar ve ikrâr üzerine satranç oynama fikrine kapılmıştı. Oyunun
en kızıştığı zamanlarda ilk sırada boş boş gezinip sonra da gizlice ileri çıkıp çok çalışan ve sürekli risk alan ince, düzgün ve dost canlısı görünen bir file çifte vurduğu için kendini beğenmiş ve fırça
gibi saçları olan düz kafalı atlara kızıyordu.
Ay, mermer gibi bir bulutun arkasında kaybolup müziğin sesi kesilince, yavaşça kendini hissettiren sessizlik kaldı geriye ve onun getirdiği
ürpertiyle kadın hafifçe fısıldadı, öylesine sessizliğin hakimiyetine baş kaldıran bir fısıltıydı ki bir fısıltının doğasına uymayarak, satranç kurallarına karşı geliştirdiği sürrealist eleştirilerden
birini anın sessizliğinin içine doldurup beklenmedik bir tartışmanın habercisi gibi, "Şah tehdit edildiğinde neden rok yapamıyor?" diyordu. "Çünkü kural böyle," cevabını alınca da "Neden
kural böyle?" diyecekti. Çünkü, öyleydi. "Bak gerizekalı," diye açıklamaya başlıyordu. "Şah, -zavallının korkudan küt küt atan kalbine yazık!- zaten teker teker hareket ediyor, bizanslı
piyonlar bile durmadan karşısına çıkıp onu tehdit ediyor, yani tehdit edildiğinde, gerçekten tehlike altındayken, rok yapmaya tam da ihtiyacı varken, neden ona izin vermiyorsun? Neden?", cevap farksızdı, "Çünkü
kural..." bitirmesine izin vermeden, "Kim koydu bu kuralı?" Kim koymuş olabilirdi ki, "Herhalde yaşlı bir İranlıdır.", oldukça hevesli bir tartışmacıydı, "İranlılar halı yapar,
kural değil!", bu sefer belki bir tanesi yapmış olabilirdi, "Bir İranlı olduğunu nereden biliyorsun, yaşlı olduğunu nereden biliyorsun?", çoktan ciddiyetini kaybetmişti. "Bilmiyor musun? Emin
değil misin? Öyleyse belki de aslında böyle bir kural yok, uydurdun ya da hayal gördün.", iyi ama herkes oyunu böyle oynuyordu. "Öyle oynadıklarını nereden biliyorsun? Kasparov ya da Anand oynarken şah
kötü kalpli bir fil tarafından tehdit edilince rok yapmayı reddettiğini hiç gördün mü? -şu filleri de severdim, ne aptalmışım, şimdi düşmanım- Söyle, hiç gördün mü?" Tabi ki görmemişti, "İşte,
belki de böyle bir kural hiç olmadı, sadece burada uygulanıyor, o kadar. Buradaki insanlar harika, misafirperverliğiniz, yemekleriniz, ama dünyanın geri kalanına rok hakkında baskı yapmaya ne hakkınız var?"
Ama asıl tartışma, -otoriteye karşı numaradan yaptığı isyanının içinde biraz gerçeklik payı olup olmadığına pek emin değildi- daha berbat olan gizli insani güdüler arasından, sürünerek sekizinci sıraya
kadar ilerleyen piyonu aniden vezir olup şah mat yaptığında ne olacağı sorununu öne sürdüğünde ortaya çıkmıştı. "Hayatımda duyduğum en saçma şey! Nasıl olur? Sakın bana bunun da kural olduğunu söyleme.
Olamaz. O piyonu tanıyorum, kulağının arkasında bir ben var." Bu doğruydu, gerçi adam hiç fark etmemişti. "O, inanılmaz aptal, keyfine düşkün bir piyon. Asla vezir olamaz. İmkansız. Rejimi tanımayacağım."
Kurallardan hoşlanmıyordu. "Ama, senden hoşlanıyorum." İkisi birbirlerinin tavırlarından bir şeyler öğreniyordu: adam, arada bir kuralları boş vermenin, öylesine güzel vakit geçirmenin zararı olmayacağını,
kadınsa, sıkı çalışıp satranç gibi bir oyunda bile olsa bir şeyde usta olmakta da hoşnutluk olduğunu.
Böylece ciddi bir şekilde el sıkışmış oluyorlar, herkesin yapmayınca eksikliğini hissettiği el ele tutuşmaya bile gerek görmüyorlardı,
gönülleri birbirine uzanıp tutuşmuş, sonlanmak üzere olan o anı doyumsuzlaştırmıştı.
Aklında oynayan hangi filmden bu sahne dostum ?
YanıtlaSilhaklısın. öyle kem talih, öyle kara baht sarmış ki dört bir yanımızı, kader böyle bir anı ancak filmlerde ya da hayallerde kurdurtur bize, kudurtur hatta bizim gibileri...
YanıtlaSilDoğum günümde satranç oynarız diye düşünmüştüm.
YanıtlaSilşimdi mi söylenir ama 1 ay geçmiş neredeyse :(
SilÖlümle bile satranç oynayacak kadar varoluşçuyduk bir zamanlar.
Silartık pek bir yok oluşçu olduk
SilYok olmadan da hayır diyebiliriz.
Sil