4/18/2011

Şam şeytanı

Bi sabah çok fena bi sese uyanıyorum. Kulak tırmalayıcı kuvvette bi acıyla dalgalanan bu sesle uykudan kalkıyorum. Doğruca sesin kaynağını bulmaya gidiyorum. Etrafta bir hayli insan görünüyor. Bazıları arıların saldırısına uğramış gibi bi yerlere koşturuyor, bazıları ellerini kulaklarına sıkıca bastırarak bekliyorlar, uluyan köpekler bu işkence gibi sesi daha da ahenksizleştiriyor. Yanımdan geçen birini durdurup sesle ilgili bişeyler soruyorum. Beni anlamayınca el ve kol hareketleriyle anlatmaya çalışıyorum. Bu defa anlıyor fakat bişey bilmediğini gösteren bi tavır takınarak uzaklaşıyor. Sonra sert bi rüzgarla evin önünde yapraklar, kağıtlar uçuşmaya başlıyor, evin çatısının üzerinden geçen bi helikopter görüyorum. Eve girip televizyonu açtığımda altta kayan yazılardan bu sesin sadece bu bölgede değil neredeyse her tarafta duyulduğunu anlıyorum. Ama  hiçbir yerde, hiç kimse, bu sesin nereden geldiğini anlayamıyor.
Sesin kesilmesini beklerken, diğerleri gibi ben de kulağımı tıkayacak bişeyler buluyorum. Haftalarca süren çalışmalar hiçbir sonuç vermiyor, ses kesilmiyor, ne olduğu bilinmiyor. Büyük devletler ne yapacaklarını bilemeden alarm konumunda bekliyorlar. Şirketler kaosa sürükleniyor ve bu göz yaşartıcı, damak kurutucu sağır eden ses yüzünden sağlıklı haberleşme sağlanamadığından, ticari bunalıma giriyor. Bu tahammül edilemez sese karşı binaların yapısı güçlendirilerek hayata normal bi akış sağlanmaya çalışılsa da pek kar etmiyor. Ancak bunun için büyük harcamalar yapabilenler sesten tamamen kurtulmayı başarabiliyor. Ses geçirmez kalkan çeşitleri türüyor, izole edilmesine rağmen duvarlardan geçen sesi karşı parazit sesle söndürmeye çalışıyorlar ya da bi takım doğa sesleriyle üstünü örtme çalışmaları yapıyorlar. Zamanla, sessiz olabilen mekanlar rağbet görüyor.
İletişim eskisi gibi yapılamadığı için insanlar işaret dilini ya da ona benzer kodlara dayalı haberleşmeyi öğreniyor. Müzik, artık çoğu için, nereye giderlerse gitsinler, sadece, geçit törenindeki bando takımının çıkardığı trampet sesleri gibi, hayatın dışında bi yer alıyor.
Böylece, yıllar, toplumların yeni yaşam düzenine uyup, yeni şartlara alışıp, günlük hareketleri sağlayan yeni taşları yerlerine yerleştirmeleriyle geçiyor. Genci yaşlısı, kadını erkeği, körü topalı herkes zaman içinde bu sesi orada olması gereken bişeymiş gibi kabulleniyor. Çocuklar sese isim bile buluyorlar, bazıları hayalet diyor bazıları da gıcırtı. Sesle doğan yeni bir nesil ortaya çıkıyor, onun olmadığı bi hayatın neye benzediği unutuluyor.
Bu ses kış gibi giyinmişti bütün dünyanın üzerine, kaplamıştı, onun üzerinde hiçbir şey yoktu, yine de sanki "Neden kendimi kötü hissediyorum?" diyordu, "Hala ne eksik olabilir ki?".
Sesin sustuğu günden önceki gece binlerce rüya görmüştüm. Sesten daha yüksek yerlerin rüyasında sesi burada tutan yerlerden birine mektup yazıyordum. Işığında mektubumu okumak için yakılan mum, sesi eritmişti. Bi gökkuşağının yeniden doğmak için çöküp gözden kaybolmasına benzemiyordu, sımsıkı gerilmiş çelik bi halat gibi kopmuştu. Hayat paramparça olmuştu, sağır parçalara bölünmüştü her şey. Her şey o kadar sessizdi ki içimden ses erimişti değil de donmuştu demek geliyor. Çünkü donuklaşmıştı herkes, hissiz, umursamaz bi çılgınlığa bürünmüştüler. Sesle birlikte canlılığı da yitirmişti dünya, her gün birileri ölüyor ama kimse doğmuyordu. İnsanlığın nesli tükeniyordu, sessizce yok oluyorlardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İsimsiz yanılsamalar

Hilesini bilseniz bile sizi kolayca kandırabilecek bir optik yanılsama vardır: İnsanlara ne kadar uzaktan bakarsanız, o kadar kusursuz görün...